İsmail Fatih Ceylan yazdı: Şule Yüksel Şenler’in hapishane hayatı

Şule Yüksel Şenler, Bandırma Savcısı Nusret Doröz’ün açtığı dava nedeniyle aylarca Bursa’da ve İstanbul’da gizli evlerde kaçak yaşamış, İzmirli bir iş adamının yardımıyla davasını İzmir’e taşıtmış ve beraat etmişti. Bu sıkıntılı süreçten sonra yazılarına ve her yerde ilgi gören konferanslarına kaldığı yerden devam etmişti.
Bir süre sonra Bugün gazetesinde tefrika edilen Huzur Sokağı romanıyla daha büyük bir şöhret yakalamış, bu romanın aşırı ilgi görmesi sonucu Huzur Sokağı, Birleşen Yollar adıyla sinema filmi yapılmıştı.

Birleşen Yollar’ın sinemalarda gösterildiği, fırtınalar kopardığı günlerde ise tiyatrocu nişanlısıyla evlendi. Aslında ailesi ve yakın çevresi o damat adayını sevmemiş, onu Şule Yüksel Şenler’e yakıştıramamıştı. Ancak Şule Yüksel Şenler, tiyatrocu eşiyle konferans verme imkânı olduğu için bu evliliği tercih ediyordu. Gittikleri şehirde eşi Hz. Ömer rolüyle tiyatrosunu oynarken, kendisi de aynı gün ya da akşam konferansını verebilecekti.
Şule Yüksel Şenler’in evliliği basının da gündemindeydi. Düğün Tercüman gazetesinin İnci ekinde bütün detaylarıyla haber olarak yayınlandı.
Gündüz hanımlara, gece erkeklere olmak üzere yapılan düğünde annesi Umran Hanım çok ağlamıştı. O yüzden Şule Yüksel çok da mutlu değildi.
Damat askerlik vazifesini yaparken izni esnasında olmuştu düğün ve iki gün sonra asker ocağına dönecekti. Damadın iki günlük geline önemli bir tembihi vardı.
“Hanım, sakın evimizi kapatma! Ailendir gelsin gitsin, git iki gün kal, üç gün, beş gün kal ama yine dön evine gel”
Fakat bu durumu Şule Yüksel’in ailesi kabullenemiyordu. Bir yanda eşinin “evimizde kal” tembihi, diğer yanda bu evliliğe hep karşı olan annesinin “yanımızda kal” ısrarı arasında kalması onu üzüyordu. Annesi, evini kapatıp kendileriyle kalmasını istemesine rağmen eşinin arzusu gereğince hareket edeceğini söyledi. Eşine telefon açtı, onun Ankara’daki evinin boşaltılmasını, oraya taşınacağını söyledi. Ve Ankara’ya taşındı. İki arada kalmamak için ailesinden ayrı, onlara hasret, başka bir evde, başka bir kentte yeni kimliği, soyadı ile yoluna devam edecekti bundan böyle. Fakat yıllarca ona destek olan ailesi kızlarına kırılmış, küsmüştü.
Eşi askerde olan Şule Yüksel, Ankara’da yalnız geçirdiği hayata alışmaya çalışırken dört ay geçirmişti ki, “Cumhurbaşkanı’na hakaret” davasından 13 ay 10 gün hapis cezası aldı. Şule Yüksel bir kez daha gazete manşetlerindeydi.
Yeni gelin Şule Yüksel’in hapse gireceği haberi büyük yankı uyandırmıştı. Sevenleri âdeta ayağa kalktı. Affedilmesi için Cumhurbaşkanı’na, Başbakan’a, Meclis’e mektuplar yığılıyor, Başbakan nerede gezi yapıyorsa orada gösteri yapılıyor, bu karara karşı itirazını dile getiriyordu. Başbakan Süleyman Demirel kürsüden konuşmaya başladığı anda “Şule Yüksel’in tevkifine hayır!” diye konuşmasını kesiyor, bu kararın kaldırılması için çaba sarf ediyorlardı. Başbakan Demirel konuşmasını yarıda bırakıp “Haklısınız!” diyordu.
Aynı davadan ceza alan gazetenin yazı işleri müdürü Hilmi Karabel, cezasını bir an önce bitirmek düşüncesiyle hemen teslim olmuştu. Şule Yüksel’in de arzusu bu yöndeydi. Her ne kadar dört aylık bir erteleme süresi olsa da bu süreç içinde yine basın susmayacak ve hakkında her türlü yazı yazılacaktı. Özellikle de “kaçıyor” denmesi Şule Yüksel’in çok ağırına gidiyordu.
“Bu uğurda gerekirse hapse gireriz, ucunda darağacı da olsa dâvamızdan dönmeyiz” inancına rağmen kaçak durumuna düşmesi onu kahrediyordu. Teslim olmak için hazırlık yaparken eşi onu engelledi.
“Belki bu süre zarfında bir basın affı çıkar ve hapse girmezsin!” diyerek zoraki alıp Eskişehir’e kız kardeşinin yanına götürdü. Erteleme dilekçesi yerine ulaşana kadar cebren içeri alınma ihtimali vardı. Polis kaçak Şule Yüksel’i arıyordu. O ise Eskişehir’e görümcesinin yanına kaçırılmıştı.
Bir ay geçmemişti ki, 12 Mart muhtırası gerçekleşti.
Muhtıra ilk başta solcular tarafından alkışlanarak karşılandı. Sonunda ordu gelişme gösteren gericiliğe karşı harekete geçmişti. Gazetelerde “Kahraman Türk ordusu sonunda yönetime el koydu” haberleri yapıldı. Cumhuriyet yeniden kurtarılıyor, Atatürkçülük tekrar hâkim kılınıyordu.
İslâmi gazeteler kapatılmış, Mehmet Şevket Eygi yurt dışına gitmek zorunda kalmıştı. Büyük bir hareketlilik içinde gelişmekte olan dindar camia ağır bir darbe almıştı. “İslâm’ın gelişmesi, halkın uyanması” ordu tarafından cezalandırılıyor yorumları yapılıyordu.
Ancak 12 Mart, TİP’i kapatınca, önemli sol yazarlarını yargılamaya başlayınca işin rengi değişti. İlhan Selçuk gibi isimler Ziverbey Köşkü’nde işkence görürken, sol gençliğin liderlerinden Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan gibi isimler yakalanıp tutuklanıyordu.

TİP’in yanısıra Erbakan’ın kurduğu ve halkın ilgi göstermeye başladığı Milli Nizam Partisi de “laikliğe aykırılıktan” kapatılmıştı. Erbakan da yurt dışına gitmişti.
Şule Yüksel’in mahkûmiyeti her anlamda kötü bir zamana denk gelmişti. Gazete kapatıldığı için yazı yazamadığı gibi, konferans da veremiyordu artık. Daha önemlisi ailesi kendisine küstü. Bir Üzeyir ağabeysi vardı arada kendisiyle ilgilenen. Şule Yüksel Şenler, yalnız hissediyordu kendini.
Dört aylık erteleme izni bitmeye yakın Bursa’ya Üzeyir abisinin kayınvalidesine geldi. Hangi cezaevinin uygun olacağını araştırmışlar, Bursa’da karar kılmışlardı. Bursa savcısının solcu ve alevî olmasına rağmen cezaevindeki kadınlara sahip çıktığını, onları ezdirmediğini öğrenmişlerdi.
Beklediği süre içinde herhangi bir basın affı çıkmadığı için artık teslim olacak ve cezasını çekecekti. Cezaevi müdürüne telefon açtı. İnfâzını bu cezaevinde geçirmek istediğini, gelip kalacağı koğuşu görmenin mümkün olup olmayacağını sordu.
“Aman Şule Hanım, siz ne diyorsunuz?” dedi Müdür. “Her ne kadar ayrı fikirlerde olsak da sizin gibi bir hanımefendiye göre değil burası. Niçin tam teşkilâtlı modern cezaevleri varken bizim tek koğuşlu, adî suçlularla dolu olan burayı seçtiniz. Siz asla burada yapamazsınız!”
Şule Yüksel kararlı olduğunu, sebeplerini yüz yüze görüştüklerinde anlatacağını ifade ederek cezaevini görme isteğini tekrarladı. Ağabeyi Zübeyir ile savcılığa gittiler. Şule dışarıda beklerken kapıdan yaşlı bir savcı çıktı. Şule Yüksel’i görünce şaşkınlık içinde konuştu.
“Şule Hanımefendi, hakikaten içeri girecek misiniz? Bursa Cezaevi’nde yatacak mısınız?” dedi.
“Onun için buradayım.”
“Şule Hanım bakın, sizinle belki aynı frekansta değiliz, aynı fikirlere sahip olmayabiliriz, düşüncelerimiz zıt olabilir. Ama siz bir hanımefendisiniz. Sizin gibi bir insanın cezaevine girmesi bir yana, hele de Bursa gibi son derece azgın mahkûmların her taraftan gönderildiği bir cezaevinde yatması, bu olacak iş değil!’
“Efendim, bunları biliyorum ama cezam verilmiş, infaz gerek ve ben buradayım. Gittim, cezaevini de gördüm. Şartları biliyorum, ben bilerek burayı seçtim. Bana düşen, burada ne ceza verildiyse yatmak. Karşı gelmek benim haddim değil!”
Şule Yüksel sekiz aylık evliydi ve eşi hâlen askerdeydi. O günlerde bir hastanede üroloji bölümünde yatmakta olan eşiyle Bursa’ya hareket etmeden önce bir gece vakti bahçede helâlleşip vedalaştı.
O zor ve çetin günlere doğru yola çıktığında kendini çok yalnız, sahipsiz hissediyordu. Evliliği yüzünden kırgın olan ailesinden sadece Üzeyir ağabeyi vardı yanında. O da evlenmiş, eskisi gibi ilgilenemiyordu.
Kendisiyle her türlü sıkıntıya fedakârca katlanan annesi, varını yoğunu ortaya koyan babası, bir arkadaş, yoldaş olan kız kardeşi Gonca Gülsel yoktu artık yanında. Bu hapse giden yolculuğunda, yanlarında olmalarını ne kadar isterdi.
Bir zamanlar ne zorlu yolculuklarda dağları tepeleri aşmışlar, hastalık yorgunluk dinlememişlerdi. Ne kadar uzakta kalmıştı bir anda o güzel günler. Şimdi sanki hiç aile olmamışlardı.
“Sahi, altı kardeş miydik, kalabalık bir aile miydik, neredeler şimdi?” diyordu. Neden uzaktalardı, şimdi neredeydiler, nedendi bunca terk edilmişlik, niyeydi bu yalnızlık?
Bu durum zindana düşmekten daha ağır geliyor, her gün yürek dağlayan derin bir acı veriyordu. Suçu eşinin arzunu yerine getirmekti. Evlilikteki tercihi yanlıştı, bunun farkına varıyor, bundan ayrı bir ıstırap duyuyordu ama bu kadar yalnız bırakılmak ne demekti? Ailesi artık kendisinin yükünden kurtulsun, rahat etsin diye yapmıştı bu fedakârlığı oysa.
Annesinin yazı yazarken nasıl başında beklediğini, kendisine çay servisi yaptığını, “Sen yaz kızım onca hakikata susamış kızlarımız seninle aydınlanıyor” dediğini, Kayseri’de hastanede yatarken hasta haliyle “Sen git konferansını yap kızım, biz çok geç kaldık, o genç kızlar geç kalmasın” diye söylediği sözlerini hatırlıyor ve ağlıyordu.
Ya babası? Onca sıkıntı çekmesine rağmen, “Kızım senin mücadelen için aç susuz kalırız, para pul kaybederiz önemli değil” diyordu. Yazılarına ilk başladığında sabah erkenden onun yazısını alıp Bahçelievler’den Sultanahmet’e yayan götürüp, gazeteye teslim edip yine yayan eve döndüğünü nasıl unutabilirdi?
Ya Gonca? Kardeşten çok, arkadaş, yoldaştı kendisine. Nişanda düğünde gecesine gündüzüne katmış, ablasının her şeyine koşmuştu. Şule gazetede yazılara, ardından konferanslara başlayınca kendisi yazmayı bırakmış, annesi ve babası ve Üzeyir de Şule ile gittiği için evin bütün yükünü omuzlarına almıştı. Arada eve uğrayan adı artık Göksel olan Örsel’e, küçük Tuncer’e ve en küçük kardeşleri Çiğdem’e bakmıştı. Çiğdem’in âdeta annesi gibi olmuştu.
Neredeydi o fedakâr, o cefakâr, o kendilerini Şule’ye adayan insanlar? Şimdi neredeydi ailesi?
Mücadele etmek değil, kırılmak yormuştu Şule Yüksel’i. Ailesi yanında yoktu ve dargındı cezaevine girerken.
Ama okurları, dinleyicileri otobüslerle kitleler hâlinde gelmişlerdi onu cezaevine uğurlamaya. Yurtdışından bile gelenler vardı. Ana baba günüydü ortalık. Konferanslarından birine gelir gibi akın akın gelmişler, halka halka sarmışlar, sevgi seliyle kuşatmışlardı etrafını.
Şule sevgi seli karşısında duygulanıp ağlıyordu. Fakat asıl ağladığı, onca kalabalığın arasında görmek istediklerini göremediği içindi.
Gözleri bir umutla sevgili annesini babasını arıyordu. “Kızım üşütmeyesin,” diyecekti annesi, her zamanki gibi kendi hasta canını bir yana koyup Şule’nin üzerine titreyecekti. “Evlâdım dikkat et kendine, seninleyiz sonuna kadar, varım yoğum feda olsun, sen bizim gururumuzsun” diyecekti yine babası… Hani neredeydiler?
Kalabalığın içindeydi, herkes sarılıp kucaklaşıyordu ama kimsesizliği yüreğinde fırtınalar estiriyordu. Yalnızdı, eksikti onca kalabalığın içerisinde. Annesi, babası, kardeşleri, yoktu, gazetesi yoktu. Huzur Sokağı romanı tefrikası gazete kapanınca yarım kalmıştı. Muhtıra verilmiş, insanlar endişeli günler yaşıyordu.
Hiçbir şey artık eskisi gibi olmayacaktı.
Şule’nin hayalleri, mücadelesi yarım kalmıştı. Onu susturmak isteyen, şikâyet edip bir duruşmadan ötekine koşturan, sorgulayan, yargılayan herkes başarmıştı sonunda.
Evet, sevenleri onu asla yalnız bırakmıyordu. Gözyaşları içinde cezaevinde uğurlayan onlardı. Nasıl bir ortam olduğunu, kendisini neleri beklediğini bilemediği cezaevine girerken, dışarıdaki kalabalık “Hak yol İslâm yazacağız!” marşını söylüyordu.
Cezaevinde ranzanın üst katında yer gösterdiler Şule Yüksel’e. Ayak ucuna çok yakın sobanın borusu ranzanın yakınından geçiyordu. Koğuşta yaşayan küçük çocuklar, koğuştaki fareleri kuyruklarından yakalıyor, oynuyorlardı. İçlerinde henüz kumaş bez bağlananlar minik çocuklar da vardı.
Anneleri o bezleri sabunsuz suyun altında üstün körü yıkıyor ve sobanın başına asıyordu. İyice akıtılmamış bu bezler kururken sıcaktan buharlaşan asit kokusu tavana kadar yükselirken, bu koku Şule Yüksel’in hassas ciğerlerine dolmuştu.
Bir süre sonra rahatsızlandı. Muayeneye gelen doktor burnunu tıkayarak içeri girdi. Gelen doktor girer girmez:
“Şule hanım, siz deli misiniz? Burada nasıl yatabilirsiniz ciğerleriniz bu haldeyken?” dedi.
Hastaneye yatması gerektiğini söyledi. Ama çalıştığı özel hastane mahkûmunu bekleyecek jandarmayı kabul etmiyordu. Bunun üzerine Bursa Devlet Hastanesine yatacaktı ama bunun için akciğeriyle ilgili heyet raporu gerekliydi.
Şule Yüksel belki otuz kere cezaevi ve hastane arasında gidip gelmek zorunda kaldı. Kadınlı erkekli bir sürü mahkûm oluyordu cezaevi arabasında. Gidişlerde gardiyan hanım yanında şoför mahallinde oturuyordu. Hastanenin en alt katında kalorifer borularının geçtiği metruk bir yerde saatlerce sıra bekliyorlardı her defasında. Bir türlü gerekli heyet raporunu alamıyordu.
Bursa’dayken kaçak günlerinde aylarca evlerinde kaldığı Kâmil Günışık ve ailesi Şule Yüksel’in sorunlarından anında haberdar oluyor, her derdi ile yakından ilgileniyorlardı. Kâmil Günışık’m oğlu Tayyar Günışık hapishane ortamında onu rahat ettirecek ne gibi bir ihtiyaç varsa onları getirip götürmekte görevliydi. Günışık ailesi büyüğünden küçüğüne seferber olmuştu.
Hastane ve rapor işlerinde Kâmil Günışık devreye girdi hemen. Doktora:
“Solculara, masonlara rapor veriyorsun. Herkes yararlanıyor senin imza yetkinden. Niye bizim için bir şey yapmıyorsun?” diye çıkışıyor, tartışıyor, sonunda raporu alıyordu. “Masonlara bile rapor veriyorsun” diye sitem ettiği doktorun gerçekten mason olduğunu ise sonradan öğrenecekti.
Tabiî doktorların hepsi aynı değildi. İdeolojik düşünmeden mesleğinin gereği ne ise onu yapanlar da çıkıyordu karşısına. Ama biri vardı ki; onun Şule Yüksel’e karşı hıncı ve kini bir başkaydı. Şule Yüksel’in hastanede yatması için işlemleri yaptığında:
“Tecrit odasını hazırlayın!” emrini vermişti.
Tecrit odası bir karyola ve bir komodinin haricinde hiçbir şey bulunmayan, kalorifersiz, sobasız, yedek battaniyesiz, rutubetli, önceden depo olarak kullanılan, buz gibi bir yerdi. Bu koşullarda tüberküloz hastasının yatması mümkün değildi.
Doktor bununla da kalmamış, battaniye ve soba verilmemesi konusunda hemşireleri uyarmıştı. “Ölsün!..” der gibi tavrı vardı doktorun. Fakat hemşireler, o hastaneden ayrılır ayrılmaz odaya küçük de olsa elektrikli bir soba ve bir battaniye getiriyor, sabah doktor vazifeye başlamadan geri alıyorlardı.
Fizik tedavi için alt katlara inmesi gerekmişti. O kadar halsizdi ki giyinmeye gücü yoktu. Hemşirelerden onların kullandıkları siyah pelerinlerden rica etmiş, onu pardösü gibi kullanıyordu. Fizik tedavi için aşağı her inişlerinde poliklinik koridorundan, bekleşen hastaların içinden geçmek zorunda kalıyorlardı,
Yanında silahlı jandarma, koridor boyu ilerlerken halk kendi arasında hükmünü veriyordu. Kimi hırsızlıktan, kimi bir başka suçtan gelmiş olabileceğini söylüyor, kimi o geçerken tükürerek kendince cezasını veriyordu. Bu durum Şule Yüksel’i çok yıpratıyordu. Uğradığı bu hakaretler karşısında savunmasız kalmak, her seferinde bu durumu tekrar yaşamak onu çok üzüyordu. Sonunda bunları yaşamaktansa fizik tedavisi olmaktan vazgeçti.
Bir gün koğuşta fenalaştı. Beş altı saat dili tutuldu. Tek bir kelime olsun çıkmıyordu ağzından. Kâğıt kalemle anlatabildi derdini. Doktor getirildi. Ancak yapılan bir iğneyle düzeldi. Apar topar Bursa Devlet Hastanesi’ne yatırıldı. Boş özel bir oda yoktu. Bunun üzerine Ruh ve Sinir Hastalıkları koğuşuna yatırdılar.
On beş yataklı koğuşta zararsız ama gürültülü akıl hastası kadınlar vardı. Silahlı nöbetçi jandarma Şule Yüksel’in yatağının başucundaydı. Koğuşta tuvalet olmadığı için herkesin ortak kullandığı tuvalete giderken de o jandarma peşindeydi.
“Biraz geri git ne olur, hayâ ediyorum!” demesine rağmen tuvalet kapısına kadar gelip dikiliyordu. Bazen abdest alırken bile bir adım yanında oluyordu. Bir akıl hastası durumu görünce, Şule abdest alacağında çarşafı perde gibi gererek jandarmadan korumaya başladı.
Bir hafta sonra boşalan özel odaya alındı. Sonunda Kamil Günışık’ın da gayretleriyle heyet raporu çok zor verildi. Sadece teşhis için Dahiliye Bölümü’nde bir ay yattı.
Burada aldığı bir haber Şule Yüksel’i çok üzdü. Kız kardeşi Gonca Günsel Şenler evlenmişti ve eşiyle Danimarka’ya gidecekti. Kardeşinin düğününü görememişti, yurt dışına gidince de belki uzun yıllar göremeyecekti. Oysa o, ablası Şule için ne kadar koşturmuş, pervane olmuştu. İçine oturdu bu ayrılık, yüreği yandı gitti.
Dahiliye bölümünden sonra tedavi için bir üst kata Göğüs Hastalıkları Bölümü’ne çıkarttılar. Epey bir müddet holde beklettiler. Depo olarak kullanılan bir yerde, kalorifersiz, sobasız küçücük, küflü bir odayı hazırlatmıştı doktor. Odaya bir somya, üstüne kötü bir yatak koydular. Şule incecik bir pikeyle yatıyordu. Üşüyordu ama doktorun kesin talimatı vardı. Ne battaniye, ne soba, hiçbir şey verilmeyecekti.
Burada iki üç gün kaldıktan sonra doktor Jandarma Komutanlığını arayıp hiç kimsenin haberi olmadan Şule Yüksel’i apar topar taburcu etti. Oysa heyet raporuna göre bir ay müddetle yatacak ve hastane bakımı görecekti.
Doktorun o denli hıncına rağmen hemşireler Şule Yüksel ile çok ilgileniyordu. Doktorun yokluğunda hemşireler, hastalar, neredeyse bütün hastane odasına doluşuyorlardı.
Cezaevine gireli iki ay geçmişti. Şule’nin hapse girmesine tahammül edemeyen binlerce kişi, Cumhurbaşkanına mektuplar yağdırmaya devam ediyordu.
Tepkiler çoğalınca Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, bir açıklama yaptı ve Şule Yüksel Şenler’i af ettiğini söyledi. Herkes sevinir ve onun çıkmasını beklerken, Şule Yüksel affı kabul etmediğini duyurdu.
“Ben bu affı bir zûl kabul ediyorum” dedi. “Affedilerek dışarı çıkıp boynu bükük gezmektense, cezamı çeker, alnım ak, başım dik gezerim!” diyerek, bu affı reddetti.
Cezaevinin kötü şartları, ortamın etkisiyle artarak devam eden öksürük nöbetleri ve hasta vücudunun sağlıksız koşullardan daha da hasta ve yorgun düşmüştü. Fakat boş durmuyor, küsmüyor, gücenmiyor ve mahkûmlarla bire bir ilgileniyordu. Bütün bir koğuş, iki kişi hariç başörtüsü takmıştı. Kur’ân-ı Kerîm, amelî ve dînî bilgiler öğretmesi, cezaevi müdürünce de takdir görüyordu.
Bursa gazeteleri “Şule Yüksel okuma yazma ve Ku’an kursu” diye haber yapmıştı. İçeride cezasını çeken Şule Yüksel, dışarıdakilerin aklında ve ilgisindeydi. Yurdun dört bir yanından ziyaretçileri akın akın geliyor, onu parmaklıklar ardında yalnız bırakmıyor, kimsesizliğini hissettirmemeye çalışıyordu.

Bir keresinde, Ramazan ayı başlarında bir üniversite öğrencisi ziyaret etmiş, şartlar karşısında gözyaşlarına boğulmuştu. Gencin ardı sıra bir haber geldi. Genç, giderken bir lokanta ile anlaşmıştı. Ramazan boyunca çıkan her yemekten büyük bir tepsi donatılacak ve Şule Yüksel’e gönderilecekti. Bir aylık masrafı lokantaya peşin ödeyip gözyaşlarıyla dönmüştü İstanbul’a. Otuz gün bu büyük tepsi, çeşit çeşit yemeklerle ulaşmıştı Şule Yüksel’e.
Sadece bir kez görüştüğü bir yabancının gösterdiği bu yakın ilgi Şule Yüksel’in yaralı ve kırgın yüreğini kanatmıştı. Lokmalar boğazına diziliyor ve soluğu çamurlu avluda alıyordu.
“Anaaam! Babam…” diyerek ağlıyordu her avluya çıktığında. İlle de annesi, ille de babasıydı. Şule’nin feryâtlarla ağlaması cezaevi yönetimine kadar ulaşıyordu.
13 ay 10 gün süren zorlu, çileli, kimi hastane ve koğuş arasında geçen hapishane günlerinden sonra nihayet yuvasına dönüyordu.
Fakat serbest kalması Şule’yi çok da mutlu etmiyor, hürriyetine kavuşmuş hissini yaşayamıyordu. Herkes sevinmişti, kalabalıklar yine etrafını sarmıştı. Gözyaşlarıyla sarılıyorlar, kokluyorlardı her taraftan gelen kadınlar, genç kızlar.
Ancak yine ailesini göremeyen Şule, kalabalık içinde yalnızlığı yaşıyordu. Annesi babası yoktu. Gonca evlenmiş, Danimarka’ya gitmişti. Terhis olduktan sonra, uzun aralıklarla da olsa ziyaretine gelen eşi, her seferinde olmadık şeylerden kavga çıkartmış, bağıra çağıra hakaretlerle ağlatmış, bir keresinde ziyaret mahallinde bayıltmıştı.
Zindan denilen yer daha huzurluydu. Orada bir sürü insanın, bir koğuş dolusu kadının hepsinin hidayetine vesile olmuştu. Deniz Gezmiş’in arkadaşı savcı bile bir müddet sonra merak ettiklerini çağırıp sorar olmuştu. Hidayete erince hiç oruç tutmayan o insan, bir ay Ramazan orucunu tutmuştu.
Eşi gelmiş:
“Sen benim kocama ne yaptın?” diyordu şaşkın bir halde. “Nasıl değiştirebildin onu?”
Hapisteki hayat sıkıntılıydı ama dışarısı daha sıkıntılı olacaktı. Evine dönmekle, şiddet uygulayan eşiyle cezaevini aratacak zor günler yaşayacağını biliyordu. Asıl acı olan ise bunu kimselere anlatamayacak olmasıydı.
“Kimseye etmem şikâyet, ağlarım ben hâlime” diyeceği bir dönem başlıyordu onun için.
Medyascope